Ana sayfa Genel Şekersiz Hayatta Eski Bir Sevda…

Şekersiz Hayatta Eski Bir Sevda…

273
0
PAYLAŞ

                                       “Şekersiz Hayatta Eski Bir Sevda…

 

Ben Sabiha Rana Sağlık ve Huzurunuz İçin ; ”Melekler Yüreğinizden Öpsün İftar vaktinde bir kadın…   Büyüsü kendinde saklı olan, o eski sevdanın hikayesiyle buluşmak için, can atıyordum yine bu akşam vakti.   İftar vaktine az bir zaman kalmıştı… Müezzin minarenin merdivenlerinden çıkmaya başlamıştır büyük ihtimal… Top hazırdır aslında ve bizim bekçi Süleyman topun ağzındaki yerini bile almıştır… Şimdi esas vaziyette bekliyordur… İş, topu ateşlemeye kalmıştır bir de müezzinin okuyacağı o kutlu ezan sesini işitmeye…   Hafızam yanıltmıyorsa eğer bundan yirmi beş otuz ”güz” önceydi…   Ve yine böyle bir akşam vakti… Göl kıyısındaki bağ evimizde ninemin iki dudağının arasındaki oruca has dualarla ezanın okunmasını bekliyorduk… Arkasından da atılacak topu… Ödümüzü patlatması için. Yüreğimiz ağzımızda ha patladı ha patlayacak öyle mistik ve öyle tatlı bir endişe anı… ”Nineciğim, sende gördün mü benim gördüğümü?’ Parmağımla da göle dalıp çıkan ve sonra yükselen o alaca renkli balıkçılı gösteriyordum.   ”Onun adı ”ümit kuşu” Hadi şimdi bir dilek tut.” Dedi. Sonra da üfledi yakasından içeriye ama ona göre de yüreğine.   İşte bu akşam vaktinde de gökyüzünden göle doğru süzülerek dalıp çıkan ve yine göğe doğru yükselen o alaca renkli balıkçıl… Gözümün önünde dans ediyordu… Bu defa yanımda ninem yoktu… Sadece damıtılmış sözleriyle kulağıma küpe olan, kavak ağaçlarının hışırtısındaydı… Nasıl da bir bardak çayın deminde ve bir sahur vaktinde, gizleyivermişti şekersiz hayat onu da koynuna…   Derdi ki çok bilgece; ”Hiç sormadılar mari kızım.. Tuzlu mu tuzsuz mu ya da ekşi mi istersin yaşamayı? Gerek duymadılar belki de bize sormaya… Aç mısın? Tok musun? Biz kimin umurundayız ki diye! Ha varsın dayadılar kaşıkla ağzımıza, yanar mı tüter mi bacası demeden yedirdiler ömrümüze, günleri ayları ve yılları… Bizim istediğimiz de helalinden olsun da yeter ki karnımız doysun derdik… Ama biraz tatlı, ama biraz acı olan hayat yemeğimizin hepsi bundan ”Sormak istiyorum ve inanmak istiyorum Allah’ım! Haddim olmadan ve edepsizce… Güzel büyüler zamanla yarışacak ama hiç bozulmayacak değil mi?”   Suda değilsin ki be nar tanem, akıp gidiver sende öylesine hayatımdan… Çekip gidiver çaresiz ve sessizce… Zaten bir yudum su, değil mi ki bu ömür de? Nasıl uzak durabilirim ki töre diye şimdi senden? Sana söz!  Öyle bir vuracağım ki tekmeyi hayatın kare köküne, bu yüzden sakın ısrar etme! Hiç bir zaman vedalaşmayacağım seninle ve eğreti duran saçma sapan bir yeminle… Hatırladın mı canım? Hani Çerkez deresinin yanındaki bostandan dönüyorduk katırın sırtında… Tam da Nalbant İbram’ların (!) evin yanından geçiyorduk ve o sırada nasıl da sesleniyordu bizim Fatma yenge kızına…   ‘Benek kızı sağdın mı kız Zilha?” ”Hepsine nasıl yetişeyim kız ana?”   Bu yanda Zilha’nın babasına okunan ”Tebareke’ daha dün gibi. Öte yanda öbür dünya… Bu ne tezat ya…   Artık sütler sağılmıyor.   ‘Sende duydun mu kız Zilha?’ ”Gene ne diyon kız ana?” ”Sütü diyom. Şu köşede ki markette diyom. Sütü kutulamışla sağılmışını satıyolamış diyom.”   Seni özlemeden benim yanımda olmanı ne çok isterdim… Şimdi neredesin?

PAYLAŞ
Önceki makaleBir yaz yazısı masalı…
Sonraki makaleKadın Kadına
Gazeteci - Yazar (NLP Uzmanı - İlişki ve Yaşam Koçu) Yaşarken dünyayı dolaşmayı, topraktan güneşe el uzatanlarla sevgimi paylaşmayı seviyorum. Her insan ayrı bir dünya. İçinde yüzülesi kadar derin. İnsan dünyalara ulaşarak evrenin öteki yüzüne geçip, yıldızları bir de oradan izlemeyi düşlüyorum.

Bir Cevap Bırak

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin