Ana sayfa Genel Bir yaz yazısı masalı…

Bir yaz yazısı masalı…

567
0
PAYLAŞ
Sahici bir Temmuz akşamında …
Sığ suları en hafif rüzgarlar nasıl coşturuyorsa; derin denizleri de ancak derin sevdalar coştururmuş. Anladım ki; derin ve gizli olan her şey sessizliğini koruyormuş. Ve yine anladım ki; sessiz olan her şey derin ve bir o kadar da heybetliymiş. Yani ulaşılması çok zormuş. Tıpkı aşkımız gibi… En güzel aşk; zor olanmış derler ya hani… Öyle…
Kaç sevgiyi gerçek sandık… Kaçında yanıldık… Kaçına “buldum” deyip de hasretle sarıldık… Kaç kez yazımıza kış düştü… Kimini sadece hatırladık… Kimini de boş verip umursamadık… Ama hiç vazgeçmedik yaz düşlerimizden… Ağustos böcekleriyle gevezelik ettik gündüzden geceye…
Sevmeye layık olmayanı hatırlayarak değer verdik.
Dönmek isteyenlere de ‘’bu da bizden olsun’’ deyip bir şans daha vermeyi uygun gördük…
Çünkü;‘’Sevgi yürekli olana yakışır’’ dedik.
Hüzünlerin arkasından açan kış güneşiyle yanıldığımızda oldu… Yunusların dalgaları kucaklayışı gibi kucaklamak istedik içimizdeki o aşk’la ‘’O’’ yazı…
Maviyle haşır neşir olmak isteyişimizin üzerinden kaç doğum günü geçti acaba? Sonrasında kendini dalgalara bırakıp beyaz köpüklerle geri dönmek kumsala… Bir kalp çizip sevdiğinin adını yazmak kumlara… Hangimiz hayal etmemiştir… Güneşin gölgesiyle dans etmeyi sonra ayılmayı sıcağında… Sadece hayallerimizi süsledik durduk özlemini çektiğimiz ‘’O’’ içimizdeki yazla…
Yaşarken anlayamadığımız değerler gibi mevsimlerde… Öldükten sonra kimseye faydası olmayacak yağan yağmurun, esen rüzgarın, doğan güneşin ve ayın… Sevdiklerimizi dirileştirmenin tek yolu, onlarla yaşarken itiraf ve ifade etmek değil midir sizce de?
Mutluluğu hissederek açmadık mı ruhumuzun perdelerini nice sevdalara …
İlkbahar da sonbahar da öylesine çıkıp gelmez aslında… Hepsi sırasını bekler… Yaşanmışlıklarıyla gelirler, öğrettikleriyle de giderler hayatımızdan… Doğum ve ölüm gibi yani…
Kış! Var olduğundan beri hep gebe bırakır baharı… Güneşi, ayı, yıldızları, içindeki o aşkı, o yazı kavuştursun diye bize…
Temmuz’da doğduğumdan mıdır bilmem insanın yazısının yaz’la yazıldığına inanıyorum…
Şarkılarla dillenen, kalbimizi sızlatan, ah, hele de o yaz aşkları yok mu…
Kalbimiz midir insana sev diyen yoksa yalnızlık korkusu mudur körükleyen duyguları? Sahi nedir sevmek duygusu; ateş olmak yakmak mı yoksa hiç tedbirsiz ateşe dokunmak mı?
Ya o yalancı aşklar… Yakmakla mı aldatmakla mı zorunlu? Masum duyguları savaş alanına çeviren… Tam da ‘’buldum’’ derken, düştüğün o dipsiz boşluk… Sonra bekle ki gelecek o yaz’’ı …
Sevmek … Sevilmek … Hele de sevdiğin tarafından sevilmek… Kalbin vuslata ermesi bu olmalı… Özlemek ve özlenmek… Türlü sebeplerden ayrılırsın bir gün çok sevdiğinden… İşte sırf bu yüzden ayrılık acısını yüreğinden hissedenler; ‘’Ayrılık ölüm gibi!’’ derler…
Olmasaydı, olmasaydı keşke ölüm gibi ayrılıklar…
Daha dün gibi aklımda ninemin anlattığı, o özlü iki satır…
‘’Kalp ruha seslenirmiş: Ben severim, aşık olurum; ama acısını nedense hep sen çekersin.
Ruh da cevap verirmiş: Sen yeter ki sev.’’
Yeter ki sevelim… Yeter ki sevilelim… Gönül ister ki karşılıklı sevip sevilelim… Sevgi duygusunu bütün duyularımızla hissedelim…
Yaşama duygusunu sevgiyle yücelten kalbimize ne kadar şükretsek azdır…
Birine kalbini vermek, ‘’kalbim senindir’’ diyebilmek… Aslında kolay gibi görünse de en zoru bir kalbe girebilmek değil midir sizce de?
Hasan’ı, Hüseyin’i un ufak edip, Sultan Süleyman, ‘’Beni seviyor’’ deriz… Bir de böbürleniriz ki… Bir kere de olsun; ‘’ben Ayşe’yi, ben Fatma’yı, ya da filancanın Sabiha’yı seviyorum uleyn’’ (!) demeyiz… Böbürlenmeye böbürleniriz de demeye diyemeyiz işte.
Ne diye böbürlenip büyükleniyoruz ki … Oysa, ‘’doğumumuz bir damla su, ölümümüz bir avuç kara toprak.’’
Kıştan bahar doğurtan ardından yaza kavuşturan ve eninde sonunda insana dört mevsim mekan olan maalesef yine o kara toprak değil mi?
Her gün bir sonraki gün için güzel bir şeyler yapabilsek keşke. Çok mu zor olur?
Güzel bir şey söylemeye dilimiz mi dönmüyor? Öyleyse güzel şeyler görelim veya güzel şeyler yazalım. Gözümüz görmez, elimiz yazmaz mı olur yine? O zaman biz de yeniden, yeniden güzel şeyler düşünsek… Ne olur… Ne kaybederiz ki? Sevginin her şeyin ilacı olduğunu hatırlasak ve hiç unutmasak… Sonuçta; her insan ölecek yaşta…
Kış bahara, bahar yaza, yaz sonbahara ve sonbahar kışa gebe kalırken, nice aşklar ve nice yazlar terk edecek kendini yeni aşkların ve yeni yazların doğumuna…
Yazın bana hissettirdiği ama benim anlatmakta güçlük çektiğim o muhteşem duygularla, her renkten, her dilden, her dinden, kısacası dünyanın her yerinden, yediden yetmişe, yazdıklarımı okuyan ve özellikle doğum günümü kutlayan herkese ama özellikle kızım Hilal Suner’in doğum gününe ( 03 – 08 – 2012) bu yazımı armağan ediyorum… İyi ki varsınız… En güzel armağanımsınız… Hepinize sonsuz sevgilerle teşekkür ederim…
Sabiha Rana
PAYLAŞ
Önceki makaleİmza Günüm … (Teşekkür)
Sonraki makaleÖlüm Teklif Ediyorum..
Gazeteci - Yazar (NLP Uzmanı - İlişki ve Yaşam Koçu) Yaşarken dünyayı dolaşmayı, topraktan güneşe el uzatanlarla sevgimi paylaşmayı seviyorum. Her insan ayrı bir dünya. İçinde yüzülesi kadar derin. İnsan dünyalara ulaşarak evrenin öteki yüzüne geçip, yıldızları bir de oradan izlemeyi düşlüyorum.

Bir Cevap Bırak

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin